Söyleşi:Okulsuzluğun El Kitabı

Kare Bülten.jpg

Ebeveyn destek olarak Okulsuzluğun El Kitabı’nın editörü Alternatif Eğitim Dergisi’nden Dr. Akif Pamuk’la editörlüğünü yaptığı kitaptan hareketle okulsuzluk üzerine konuştuk. 

Ebeveyn Destek: İlk olarak kitabın ismiyle başlayalım… Okulsuzluğun El Kitabı. Okulsuzluk dediğimizde ne anlamlıyız? Eğitimin yokluğu mu kurumsal bir eğitim yapısının olmayışı mı?

“Okulsuzluk” dediğimizde anladığımız şey, bugün yaşanan pratiğin tam tersi. Bizler eğitimde bir normalleştirme sürecini yaşıyoruz. Bu normalleştirme sürecinden, bütün öğrencilerin bilişsel, duyuşsal ve devinişsel alanlarının yaşlarla ve gelişim dönemleriyle standardize edildiği ve o standardizasyonun sonucu olarak sunulan bir eğitimi anlıyoruz. Burada okulsuzluktan kastettiğimiz ise bu mevcut yapının dışında ailelerin, ebeveynlerin veya toplulukların kendi deneyim pratikleri çerçevesinde bir eğitim-öğretim sürecini takip etmeleri. Burada tabii ikili bir ayrım var. Türkiye’deki ebeveynler veya okurlar için “okulsuzluk” ile “ev okulu” farklı kavramlar. Çok bir anlam ifade etmiyor ama aradaki fark şu: Nihayetinde nasıl okul farklılıkları varsa (Anadolu lisesi, fen lisesi, meslek lisesi gibi farklılıklar) ev okulunu da bunların bir parçası gibi görüp mevcut öğretim programlarıyla ilişkilendirerek yürütülen süreçler ev okuluna karşılık geliyor. Okulsuzluk ise bunun tamamen dışında kalan bir süreci görmemizi sağlıyor.

Ebeveyn Destek: Yeni İnsan Yayınevi olarak Alternatif Eğitim Dergisi’ni yayınlıyorsunuz. Ayrıca Yaratıcı Fen Öğretimi, Ekofobiyi Aşmak, Tarih Nasıl Öğretilir? gibi kitaplarınız var. Mevcut eğitimi zenginleştirici kitaplar çıkarırken birden Okulsuzluğun El Kitabı’nı yayınladınız. Mevcut eğitimden umudunuz mu kalmadı? Neden bu kitap?

Yeni İnsan Yayınevi olarak Alternatif Eğitim Dergisi’ni çıkartıyoruz ve mümkün olduğunca konvansiyonel eğitimdeki sorunlara çözüm üretmeye çalışıyoruz. Çünkü burada eğitimin bir mit olarak tanımlandığını ve insanların bu mitin bir parçası olarak yaşamlarını sürdürdüğünü düşünüyoruz. Bir tarafıyla öğretmenlerin, diğer tarafıyla da velilerin bakış açılarını geliştirmek için yayınlar yapıyoruz.

Burada, evet, mevcut eğitime dair umudumuz çoğu kez yok. Neden yok? Çünkü konvansiyonel eğitim aslında başlangıcı ve süreci tanımlanmış ve günün sonunda ölçülebilir sonuçlara ulaşılabilecek bir format olarak var. Buradaki eğitim mitinde her ne kadar bireysel farklılıkların ön plana çıkartılacağı, çocukların ve öğrencilerin temel ilgi alanlarına yönelik olarak birtakım öğretim süreçlerinin yürütüldüğü söylense de aslında öyle bir durum yok. Umudumuz var. Neden var? Bu eğitim mitini şöyle görmek, okumak mümkün. Aslında Türkiye’deki deneyim pratiğini belki iki evreye ayırmak lazım. Pandemi öncesini ve bugünkü koşulları farklı değerlendirmek lazım. Pandemi öncesindeki durumda aslında bir bilen olarak öğretmene çocuğun teslim edildiği ve orada ailenin bütün eğitim ve öğretime dair sorumluluğunun devredildiği bir süreci görüyoruz. Bu haliyle aileler aslında bunu açık açık dile getirmeseler de, Türkiye’deki toplumun geneli diyelim, dünyada da aşağı yukarı böyle gerçi, bu beklentilerin tamamının öğretmen tarafından karşılanacağı bir çerçeve ve bu çerçevede öğretmenlerin çocuklarını eğitmelerini ve geleceğe hazırlamalarını bekliyorlar. Bu ailenin çocuğun gelişimi üzerindeki sorumluluğunu bir taşerona devretmesi gibi bir durum. En azından ben öyle algılıyorum. Şimdi, burada “taşeron” lafını özellikle kullanıyorum çünkü bizim sosyal hayatımızda ve yaşantımızda bir şeyin sorumluluğunu başka bir şeye devrederek aslında ailelerin de çocuklarına dair bir günah çıkarma alanı olduğunu düşünüyorum. Yani, işte “Çocuğum, ben yemedim-içmedim, seni okuttum. Sen başarısız oldun, sen iş sahibi olamadın.” gibi söylemlerin altında yatan gerçeklik de bu.

“Okulsuzluğun El Kitabı’nı neden yayınladınız?” sorusu da tam burada anlam kazanıyor. Ailelere “Çocuğunuzu istediğiniz okula gönderin, istediğiniz özel dersi verin, istediğiniz okula devam etsinler, sizin sorumluluğunuz bitmedi.” diyoruz bu kitapta. Yani yirmi dört saati parçalara ayırdığınızda 8-10 saatini okulda geçiren bir çocuğun, geri kalan zamanında öğretim dışı bir süreç içinde olmasının önüne geçmiş oluyoruz. Aslında başka bir hâlin mümkün olduğunu ortaya koymak için, yani çocuğun kendi taleplerini ortaya koyabileceği Wittgenstein’cı anlamda bir dil oyununu ailesiyle, ebeveynleriyle ortaya koyabilecekleri bir bağlam üretmek için bu kitabı çıkarttık. Bu hâliyle kitap aslında ebeveynlerine, çocuğun eğitim sürecinin taşerona verilemeyecek kadar önemli olduğunu, aksine onların geleceklerinden veya yetişme süreçlerinden asıl sorumluların aileler olduğunu hatırlatıyor Türkiye bağlamında. Ayrıca okulsuzluğun bir alternatif olduğunu, başka bir eğitimin mümkün olduğunu da ortaya koymak için bu kitabı çıkarttık.

Bir “pandemi öncesi ve sonrası” tanımlaması yapmıştım. Pandemi sürecinde okulların olmayışı ebeveynler tarafından başlangıçta çocukların refleksleriyle gayet olumlu görüldü. Fakat diğer taraftan bu süreç ebeveynlerin inanılmaz zorlandığı ve zorunlu eğitim kurumları olmadığında kendilerinin çocuklarına hiçbir şey öğretemeyeceklerine dair gerçekle yüzleştikleri bir dönem oldu. Bu şu demek aslında: Pandemi, bugüne kadar evdeki çocuğun ne yapacağı, ne öğreneceği üzerine düşünmeyen ebeveynlerin, ilk defa “Nasıl olacak bu iş?” diye düşündükleri ve tartıştıkları bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Okulsuzluğun El Kitabı, bu anlamda ebeveynler için bir el kitabı olarak da değerlendirilebilir. Burada mevcut umudu üretmenin bir yolu olarak aileyle birlikte çocuğun kurduğu dilin önemine dikkat çekiyoruz açıkçası. Bu dil, çocuğu mutlu ve başarılı kılacaktır aynı zamanda. Çünkü çocuğun yetişme süreçlerini okula veya herhangi başka bir kuruma devretme hâli mevcut sorunların devam edeceği anlamını taşıyor.

Ebeveyn Destek: Okul toplumsal eşitsizliği azaltmaya çalışan bir kurum olarak var. Okulsuzluk toplumsal eşitsizliği artırmada bir rol oynamaz mı? Ya da şöyle bir soru sorsam eğitim ve öğrenmenin sorumluluğunun çocuk ve ebeveyne bırakılmasını eğitim hakkı kapsamında nasıl değerlendirmek mümkün?

Talep edilen ile yaşanan farklı şeyler. Burada talep edilen, okulun sosyal tabakalaşmadaki piramitte çocukların okuyarak, farklı aşamaları geçerek bir meslek sahibi olmaları ve geleceklerine yön vermeleri… Fakat bu, okulun toplumsal eşitsizliği azalttığı anlamına gelmiyor. Diğer taraftan, toplumsal eşitsizlikten anladığımız şey ne? Bugün “Türkiye’deki eğitim sistemi içerisinde toplumsal eşitsizlik yok.” diyebilir miyiz? Elbette diyemeyiz. Tam tersine eğitim bugün, neoliberal eğitim politikalarıyla toplumsal eşitsizliği artırıcı bir işlev görüyor. Örneğin, uzaktan eğitim sürecinde herkesin bilgisayarının ve internet erişiminin olduğunu varsayan bir yapıyla karşı karşıya kaldık. Konvansiyonel eğitim, merkeziyetçi bir yapı içerisinde bu eşitsizlikleri ortadan kaldıracağını vaat ediyor fakat kaldırmıyor. Düşünsenize zaten sınıfta dil yeterliliğinin zayıf olduğunu varsaydığımız Suriyeli öğrenciler bir de uzaktan eğitimde bu deneyimi yaşamış olacaklar. Bu toplumsal eşitsizliği aşmak nasıl mümkün?

Her yıl üniversitelere veya liselere giriş sınavı açıklandığında çıkan “Bitlis’teki çoban birinci oldu.” haberlerini hatırlayın. Yani bu insanların toplumsal eşitsizliği aşmadaki refleksini aslında kurumsal olarak yaygın eğitimle değil, ailesiyle birlikte sergilemiş olduğu bir sürecin parçası olarak görebilmek mümkün. Tabii bu durum bir örnek olarak verilir hep. Eğitim mitini güçlendirmek için örnek olarak verilir ama diğer taraftan hakikaten böyle midir? Bu sorunun cevabını söyleşimizi okuyan ebeveynlere veya öğretmenlere bırakmak gerekiyor. Bu bir eğitim hakkı gaspı anlamına mı gelir? Evet, aslında, eğitim hakkının gaspıdır da… Fakat unutmayalım ki konvansiyonel eğitim de bir eğitim hakkı gaspı üretir. Nasıl bir eğitim hakkı gaspı üretir? Bunu özellikle azınlık ve alt kültür gruplarında görmek mümkündür. Egemen söylemin meşrulaştığı bir eğitim hakkı, aynı zamanda oradaki alt kültür gruplarının taleplerinin eğitim sistemi içerisinde karşılanmadığından dolayı ötekileştirildiği bir bağlamı da gösterir. Bu anlamıyla kurulan bu dil oyunu, bu eğitim hakkını doğrudan belirlemektedir. Konvansiyonel eğitimdeki ‘eğitim hakkı’ tartışmasını içermeci/kapsayıcı bir eğitim anlayışı olarak gördüğümüzde çocuk ve ebeveynin sadece okulsuzluk bağlamında değil, konvansiyonel eğitimde de söz sahibi olması gerekir. Yani çocuğun ve ebeveynin taleplerinin,  kültürel ve sosyal taleplerin mevcut konvansiyonel eğitimde karşılığının bulunmadığı bir bağlam zaten eğitim hakkı olarak değerlendirilemez. Bu açıdan bakıldığında elbette bu tartışmaların çoğunlukla geldiği nokta şurasıdır: Eğitimsiz bir ailenin çocuğuyla kurduğu iletişime veya alt grup olarak cemaatler ile tarikatların buradaki eğitim hakkını tersine kullanabileceğine dair eleştiriler vardır. Bu eleştirilerin de haklılık payları vardır fakat bu durum şöyle aşılabilir: Eğer mevcut sistemin bir parçası ve özne olarak çocuğu görürseniz, ebeveyni bir aktör olarak görürseniz ve bunları birlikte bir süreci yönetecek paydaşlar olarak görürseniz zaten buradaki katılım sorununu çözdüğünüzden dolayı eğitim hakkına erişimde bir sıkıntı olmayacağını düşünüyorum. Tam tersine, burada okulsuzluk, şunu gösteriyor: Şöyle düşünün, yirmi dört saatin sekiz saati okul, geri kalanı aileyle geçirilen zaman ise, o zamanda da ebeveynlerin bu öğrenme sürecinde bir katkı sunması bekleniyor. Yani başlangıçta söylediğim gibi, taşeronun kontrolü anlamında bir denge görevini görebileceğini düşünmek gerekiyor.

Ebeveyn Destek: Okulsuz çocukların topluma uyumunda ve arkadaşlarıyla sosyal ilişkilerinde sorunları olduğu düşünülüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Toplumsal uyum meselesi önemli bir mesele. Bizim zihnimizde eğitime yüklenen en önemli amaçlardan bir tanesi, çocuğun toplumsal parçanın bir hâline gelmesi. Şunu soracağım. Toplumsal uyumdan bahsediyoruz, değil mi? Örneğin İstanbul’da güvenlikli sitelerde oturan bir ailenin çocuğu, orta halli bir semtte oturan ailenin çocuğu ve sosyoekonomik olarak dar gelirli bir çevrede oturan ailenin çocuğu… Bugün bu eşitsizliği konvansiyonel eğitimin daha da derinleştirmesinin bir bağlamı şu: O güvenlikli sitede oturan ailelerin çocuklarının gidebileceği okullar ayrı, sosyoekonomik olarak orta düzeyin ayrı ve ekonomik olarak daha alt düzeyin ayrı... Yani bugün eğitim böyle bir sosyalleşme sağlamıyor ki zaten. X özel okulunun Y sınıfındaki öğrencilerinin tamamı homojen bir grup olarak sosyoekonomik düzeyi yüksek olan gruptaki insanlar. Bunlar gerçek hayattaki insanlarla karşılaşmıyorlar. Hâlbuki sosyalleşme dediğimiz yer sokakta; sokağın kendisi çocuğu sosyalleştiriyor. Bu anlamıyla baktığımızda okulsuzluk meselesinin sosyalleşme süreçlerine bakışı gayet nettir. Hayatın tamamını bir öğrenme pratiği olarak gördüğünüzde okulun sizin arkadaş edinmenizdeki ve sosyalleşmenizdeki etkisi yok denecek kadar azdır. Buna rağmen “Olur mu öyle?” diyen varsa da şunu söyleyebilirim: Kaç kişi ilkokuldaki, ortaokuldaki arkadaşlarıyla hâlâ görüşüyor şu anda? Kaç kişi lisedeki, kaç kişi üniversitedeki arkadaşlarıyla görüşüyor? Üniversitedeki arkadaşları yakın dönem olduğu için belki bir kısmıyla görüşülebilir ama önceki dönemdekilerle görüşülmüyor. Buradaki iletişim ve sosyalleşme süreçleri yaşayan bir şey ve hayat aktıkça o deneyim pratikleriyle birlikte sosyalleşiliyor. Diğer taraftan küçük yaş grubundaki okulsuzluk deneyimlerinde, sosyalleşme süreçlerindeki etkileşimi arttırmak için genellikle okulsuz ebeveynlerin çocuklarını bir araya getirerek onlarla karşılaşması kullanılır. Bu da yine yöntemlerden bir tanesidir.

Ebeveyn Destek: Okuyucular kitapta nasıl deneyimlerle karşılaşacak? Bizimle paylaşmak istediğin bir örnek olur mu? Seni etkileyen?

Hakikaten okulsuzluk diye bir şey yapılabilir mi? Mary Griffith‘in güzel bir yanı var. Bütün deneyim pratikleri üzerinden gidiyor, yani bir soruyu tartışıyor ve o soru üzerinden diğer ebeveynlerin hem ilham alınacak hem de başarısız deneyimlerini paylaşarak yaşanılan süreci kolektifleştirmeye çalışıyor.

Nelerle karşılaşacaklar? Yani bir defa “Çocuğum okula gidiyor, okulsuzluk benim neyime?” değil, tam tersine taşerona verdiğimiz çocuğun eğitim ve öğretim sürecinde bir aktör olarak ebeveyn olma durumunu ön plana alarak bakmak gerekiyor. Yani aslında biz, ebeveynlerin evdeki ve çocuğun okul dışındaki sosyal hayatındaki eğitim-öğretim sürecine dair bir şeyler söylüyoruz. Okulsuzluğun El Kitabı’nda da ebeveynin temel yeterliliklerinin yüksek olmasının önemli olduğunu ifade ediyor Mary Griffith. İhtiyacımız olan şeyler neler? Mesela. Peki televizyon bunun neresinde, bilgisayar ve internet neresinde? Nasıl kullanmalıyız? Sınırları neler olmalı? Birçok şey öğreniyor çocuklar, öğrendiklerini nasıl anlayacağız? Bunun stratejilerini veriyor Mary Griffith. Günlük tutmadan tutun, portfolyo hazırlamaya kadar… Düşünsenize anne-baba portfolyo hazırlıyor ve bunun örnekleri de var. Onun dışında okuma-yazma pratikleri nasıl olabilir, okulsuzlukta nasıldır? Diğer ebeveynlerden, ailelerden örnekler var. Burada herhalde en büyük sorun gibi görülür matematik dersi. Matematiği, dört işlemi, geometriyi nasıl öğrenecek? Yani konvansiyonel eğitimin, yaygın eğitimin “yaparak, yaşayarak öğrenme” diyerek slogan hâline getirdiğini gerçekte yaşayan aslında okulsuz aileler. Bu anlamıyla problem çözme yeteneklerini evde nasıl geliştirebileceğimizi; bilimsel düşünceyi, eleştirel düşünceyi, bilimin kendisini, bilim pratiklerini nasıl geliştirebileceğimizi; çocuğun geçmişe dair bilgisini nasıl ortaya koyabileceğimizi; sanatsal yönünü nasıl geliştirebileceğimizi anlatıyor bu kitap. Aslında topluluk olmanın, deneyimleri ortaklaştırmanın önemlerini ortaya koyduğu için Okulsuzluğun El Kitabı ebeveynler için yüzlerce ilham alınacak örneği içeriyor. Kitapta beni etkileyen çok sayıda örnek var. Kitabı editörlüğünü yaparken ailem neden beni okula gönderdi sorusunu sıklıkla sordum.

 

Ebeveyn Destek: Ebeveynler bu kitaptan hangi ilhamları almalı? Türkiye’de belki okulsuzluğa geçiş için kat edecek uzun bir mesafemiz var ama “okulsuzluk” yaklaşımını ebeveynler nasıl benimseyebilir? Ya da şöyle sorayım mevcut yapılar içinde de çocuğun kendi öğrenme sorumluluğunu alması mümkün mü?

Buradaki temel ilham şu: Bizler de çocuğumuzun eğitim sürecini taşerona vererek kurtulmamalıyız belki de. Yani çocuğumuzun eğitim sürecinde bir aktör olarak birlikte bu süreci yönetmeliyiz. Birlikte yönetmekten kasıt, onu iyi bir okula vermek değil, bütün öğrenme sürecini birlikte yaşamak, deneyimlemek… Bu ilham alınabilir.

Ayrıca modern eğitim mitinin üretmiş olduğu o zorunluluk hâlini gönüllülüğe çevirerek, yaşamın bir pratiği hâline getirerek yine çocuklarınızın sosyal-duygusal öğrenme süreçlerinin önemli bir parçası hâline getirebiliriz. Burada elbette yasal birçok zorunluluk, zorluk, vesaire olabilir fakat burada ebeveynlerin temel yaklaşımının bence şöyle olması gerekiyor: Çocuk bir okula devam edebilir de, etmeyebilir de; devlet okulu da olabilir bu, özel okul da… Ama çocuğuyla birlikte vakit geçirmek… Çocuğuyla birlikte vakit geçirmek demek, onunla bir yere gitmek değil, onunla bir şeyleri yaşamak değil nitelikli yaşamak. Bu yaşamın yolu, okul dışı kalan zamanın da eğitim sürecinin bir parçası hâline gelmesi anlamını taşıyor. Burada ebeveynle geçirmiş olduğu kaliteli zamanda çocuklar aslında kendi öğrenme pratiklerini yansıtıyorlar. Tabii bunun en fazla kimin için zorlayıcı olacağını çok net söyleyeyim. Okul dışında ebeveynlerinin okulsuz pratikleriyle hemhâl olmuş çocukların mevcut konvansiyonel eğitimde en fazla öğretmeni zorlayacağını düşünüyorum. Öğretmen yönetilmesi zor bir öğrenci profiliyle karşı karşıya kalacak. Ne istediğini ve ne talep ettiğini bilen, özellikle de Türkiye’deki yaygın eğitimdeki sınıf yönetimini düşünecek olursanız talep ettiğini ortaya koyabilen çocukların varlığı, en fazla mevcut konvansiyonel eğitimdeki öğretmenleri etkileyecektir. Bu deneyim pratiğini yaşayan çocukların öğrenme sorumluluğunu elbette alacağını düşünüyorum.

Ebeveyn Destek: Eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Burada okulsuzluğu konuşuyoruz ama temelde eğitim pratiklerinden çok ailelerin, ebeveynlerin ilham alacakları, dayanışacakları ve birlikte çözüm üretecekleri ağların önemli olduğunu düşünüyorum. Bu açıdan bakıldığında bir topluluk olarak okulsuzların ve alternatif okulların deneyim pratikleri önemlidir. Çünkü ebeveynlerin bu konu üzerinde kafa yorması demek, aslında eğitim meselesine yetişkinlerin de bir aktör olarak katılması anlamına gelmektedir. Bu satırları okuyan ebeveynlerin kendilerine en yakın eğitim grubuyla veya topluluğuyla yan yana gelmelerini, (illa aktör olarak içine girmeyi kastetmiyorum), önce bir ne yaptıklarına bakmalarını, hoşlarına giderse katılmalarını ve bir parçası olmalarını salık veriyorum. Çünkü çocuklarımızın eğitimi meselesi hiçbir zaman başka bir kuruma taşeron olarak verilebilecek bir mesele değil.

Kitapla ilgili daha fazla bilgi için: https://yeniinsanyayinevi.com/kitaplarimiz/okulsuzlugun-el-kitabi/